26 Aralık 2011 Pazartesi

Değişimden kaçmak mı ? Paçandan tuttuğu gibi yakalayıverir adamı!!! =))

                     İnsan gariptir, her ne kadar süper egosunu geliştirmeye çalışsa da id ve egosunun esiri olmaktan da kurtulamaz yeri geldiğinde...İnsan kavramı o kadar karışıktır ki değil birbirinizi çözmek ilk başta kendinizi bile çözemezsiniz..Evet belli başlı huylarınızı, alışkanlıklarınızı, hoşlandıklarınızı veya nefretlerinizi bilirsiniz ama inanın kimi zaman onlar bile evrimleşebilir, değişebilir..Değişmeyen tek şey belki de ruhunuz, özünüzdür..Diğer herşey zaman denen tılsımlı olgunun etkisiyle değişim rüzgralarına kendini umarsızca teslim eder ve siz bazen bu değişimin gerçekleştiğinin ayırdına bile varamazsınız. Bakış açısına veya içinde bulunduğunuz duruma veya olaya  göre değişim güzeldir, olması gerekendir, ilerleyiş ve bir gelişimdir. Ama kötüye evrildiğiniz değişimin meşakatli yolunda yaya kaldığınız durumlar da vardır.Kimi zaman aynaya baktığınızda gördüğünüz varlığı tanımlayamazsınız. İnsan beyninin ne derece karmaşık ve mucizevi bir yapı olduğunu da hesaba katarsak, ee bir de ruhun gel-gitli komplike yapısıyla buluşan bu muhteşem yapı, evrim yolunda size "fatal error" verebilir. İnsanın önlenemez sonu değişimdir ama gelişimsel bir düzenekte ilerliyorsa evrimleşme, sizi ilerletir fakat bokunu çıkardıysanız, siz artık siz değilseniz ve kendinizi kaybolmuş hissediyorsanız çok üzgünüm "fatal error"la mücadele etmeniz gerekir. Karakteriniz güçlü,ruhunuz özgün ve azmi iliklerinize kadar hissediyorsanız format atabilir yeni programı yükleyebilirsiniz rahatlıkla ama ya tembelliğin ve insanın sinsi içgüsel düşmanı korku ve acizliğin pençesine hop diye bıraktıysanız kendinizi? İşte o zaman virüsleri temizlemeli, gerekirse yeniden başlat yapmalı ardından da formatla yeni bir başlangıca merhaba demeye ihtiyacınız vardır. İnsan sever başlangıçları, yenilikleri..Başlangıçlardan,yenilikten,gelişimden korkmamak gerekir.Çünkü insanın kaçılmaz evrimi değişim gerçekleşecektir elbet, ama bunun farkındalığına vararak yönünüzü belirleme şansınızı kullanabilirsiniz pekala...Seçimlerimiz bize aittir, sonuçları da öyle..Seçmek istemediğinizde bile seçmiş olursunuz. Tıpkı değişim gibi kaçamazsınız ondan..O yüzden hazırlıklı yakalanmak sizi bir adım öne alıverir hemen ve artık evriminizi yaşamaya hazır olursunuz, "fatal error"dan olabildiğince uzaklaşırsınız..Vizyonunuz geniş, at gözlüğünü kenara bırakmış ve yeniliğe açık ve değişimi benimseyen olursunuz...Değişirken değişimin farkında olursunuz...Eee felsefik filozoflarımız da demişler:  "Değişmeyen tek şey değişimdir"....

16 Ekim 2011 Pazar

Kavramlar belki de "Öcü" değildir...

Rutine dönüşen her şey sıkıcı mıdır gerçekten? Peki rutine dönüşmeyen bir şey kalıcı olabilir mi? Sanki iki ucu çikolatalı çomak gibi geliyor kulağa:) Ne sensiz ne de senle hesabı..Monoton olan şey insanoğlunu daima sıkmıştır bu bir gerçek, fakat bazen bazı şeylerin kalıcı olması için sürekli devam etmesi gerekir; bir alanda etkin düzeye erişmek için, yaptığınız şey her ne ise dans, spor, ilişki, iş yaşamı hiç farketmez, sürekli devam ettirmeniz gerekir. Ama diğer bakış açısıyla konuya yaklaştığımızda ise yaptığınız şeylerin artık hayatınızın bir parçası konumuna gelmesi, rutine dönüşmesi demektir. Rutin denen kavram ilk bakışta kulağa itici gelse de genellikle hayatımızın daimi parçası oluverir birden ve "off her şey aynı" diye düşünürüz, bunalırız. Bence bunu böyle değerlendirmemek gerekir. Evet ben de monotonluğu hiç sevmem ve buna dayanamayan bir enerji ve karaktere sahibim. Bazı insanlar da benim gibiyken kimisi de monotonluğu kabul edebilen ve onunla yaşayabilen insanlardır. Aslına bakarsanız durum göründüğünden daha komplikedir. Önemli olan aslında hayatınızda devamlılığı olan şeylerin tadını çıkarabilmektir. Rutin sıkıcı hale gelirse problemdir. Ama bunu bu hale getirmemek de yine bizlerin elindedir. Tadını çıkararak, onu daha eğlenceli hale getirerek, hayatımızın daimi fakat bizi biz yapan parçası haline getirebilirsek işte o zaman rutin candır;) Sadece kavrama takılıp yargılamamak gerekir. Onu nasıl ele aldığınız ve nasıl uyguladığınız önemlidir. İşte bu ince nüansı yakaladığınız takdirde monotonluk rahatsız edici ve sıkıcı olmaktan uzaklaşır ve sizi ifade eden, devam ettirmekten, yapmaktan hoşlandığınız, hatta hayatınızda kopmak istemediğiniz bir parçanız durumuna gelir. Bunu başarabilirseniz zaten fazla söze gerek yoktur.Artık keyfini çıkarmak kalmıştır size;) ee bunu da yapabilirsiniz artık diye düşünüyorum. Sadece hayat çok kısa ve her şey sadece biz mutlu olalım diye var; bunu görüp değerlendirmek sadece bize düşen...Bunu da becerebiliriz bence, sadece tadını çıkarın yeter, anı bir kere yaşayabiliyorsunuz ve montaj masasında filmi geriye alıp tekrar çekme şansınız yok, o yüzden karakterinizin hakkını o an vermelisiniz;))) Tadını çıkarmalı ve kavramların içini doldurup onlardan keyif alabilmeyi bilmelisiniz...Bunu yapabiliyorsak ne mutlu, yapamıyorsak yapmak da elimizde...Sakın unutmayın hayat bizim, keyif yine bizim;)))

12 Ekim 2011 Çarşamba

Aman Seller Bitmesinnnnn=)))

Ütopik de olsa eğer durum böyleyse; "Yağ yağmur hiç durmaaaa"  =)))



Bazen yağmur yağdığında yeryüzüne düşen damlaların her birinin insanların dilekleri olduğunu düşünmek istiyorum. Düşünsenize her düşen damla dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan bir insanın bir isteği veya hayali. Yeryüzüne düşerek toprakla buluşması da gerçekleştiğine işaret. Hele o yağmur sonrası mis gibi toprak kokusu vardır ya. Böyle bir durumda o koku da insanların mutluluklarını, sevinçlerini simgelerdi herhalde. Ferahlık, berraklık ve netlik...Hayallerin ve isteklerin sonucunu beklerkenki belirsizlik bir anda netleşiyor ve tıpkı o toprak kokusunu aldığınız zaman ruhunuzda hissettiğiniz tarih edilemez huzur duygusunu hissediyorsunuz iliklerinize kadar. Bunun gerçek olabileceğini varsayarak bu durumda sel kavramı ne olabilirdi acaba? Bence kesinlikle mutluluğunuzun sizi ve çevresinizi etkilemesi, sevincinizin paylaşarak büyümesi anlamına gelirdi. Ha bir de şu var; hani nemli,bunaltıcı ve sıkıcı bir hava olur ya ve hemen 'Yağmur yağacak, yağmur havasına işaret bu deriz' ki çoğu zaman arkasından bastırır sevgili yağmurumuz:) Hayallerinizi gerçekleştirmek isterken çaba gösterirsiniz, emek verirsiniz ama bekleme uzadıkça en son tahammül sınırına gelirsiniz ve vazgeçmeye meyilli bir ruh halinde patlamaya yakın bomba gibisinizdir, sınırdasınızdır artık. Hani en fazla çöküşe geçtiğiniz anda gerçekleşir ya istekleriniz. Tam patlamak üzere ve isyanın doruğuna ulaştığınızda, pat diye süpriz misali gerçekleşir hayaller. İşte o bunaltıcı hava da bu ruh halini temsil eder gibi sanki. Patlamak üzeresiniz hatta patladınız deyim yerindeyse; şimşekler, yıldırımlar misali. Hatta o şimşekler, yıldırımlar sevinç çığlıklarınız belki de kimbilir:) Vee zamanı gelir bir anda şakır şakır damlalar düşmeye başlar..İşte süpriz! Tam çöküşteyken rahatladınız ve isteğiniz oldu artık. Havanın o bunaltıcılığı, sıkıntısı bitti ve anında rahatladınız hatta toprak kokusunu bekler oldunuz birden. Umarım hayatınızdan o toprak kokusu ve şimşek misali süprizler hiç eksik olmaz hatta eğer benzetmeyi gerçek olarak düşünürsek, işte o zaman aman hayatınızdan seller eksik olmasın diyorum...Yağmurun tadını çıkarıp ıslanmak da çok önemli tabi unutmamak lazım;) Uzun lafın kısası o zaman "Aman seller bitmesiiinnn" hayatımızda!!!=)))

22 Eylül 2011 Perşembe

İlişkilerimizin elektrolizini yapabiliyor muyuz???

Kimyacılar suda çözer bileşenleri, ama biz insanoğlu sahip olduğumuz en güçlü silahımız; beynimizde ayrıştırırız sorunları;)))


              İlişkilerimizin elektrozini ne kadar yapabiliyoruz? Yani ne derece ayrıştırabilme gücünü elimizde tutarak olaylara dışarıdan bakabiliyoruz? Tıpkı lise yıllarında kimimizin nefret ettiği (bknz ben), kimimizinse bayılarak dinleyip çalıştığı (ki o kesim bence cidden takdire şayan) Kimya dersinde adı geçen elektroliz kavramında olduğu gibi...Yaşadığımız şeyin içindeyken bile onu anot ve katot şeklinde sınıflandırabiliyor muyuz? Yani; olayın içindeyken dışına çıkarak; kimliğimizin, isteklerimizin, beklentilerimizin ve hayat felsefemizin farkına vararak, yaşadığımız şeyin artı ve eksilerini görebilme yeteneğinden bahsediyorum. Yapabilen kesim azdır, duygulardan arınmak çoğu insan için çok güçtür çünkü. Fakat imkansız değildir. Duygular da çok ama çok önemlidir elbet. Ama biraz da olsa insanın bu güce sahip olması gerektiğini ve deyim yerindeyse gözüne inen perdeyi aralamasının kişinin kendi huzuru ve mutluluğu için olduğunu düşünüorum. Kaçımız bunu becerebiliyoruz? Ya da belki becereceğiz ama denemiyoruz; bizi denemekten korkutan nedir? Bundan daha iyisini bulamam düşüncesi mi, kendimizin farkında olamamak mı, yoksa ne istediğimizi hala bilememek mi? Bunlardan en tehlikelisi sanırım, kendimizi tam anlamıyla tanıyamamaktan kaynaklanan, nasıl bir ilişki istediğimizi bilememek ve bu ilişkiden beklentinin ayırdına varamamak. Bunun yanı sıra, insanoğlunun yaradılışından getirdiği bazı karakter özellikleri veya yaşanmışlıklardan ortaya çıkan yaraları sarma/bastırma ihtiyacı da bu sorunsalın sebeplerinden sayılabilir. Kimi insanlar öylesine duygusaldır ki ilişkisini hayatının tam da merkezine koyar. Kendinden, isteklerinden, beklentilerinden her şeyden vazgeçer. Artık hayatı sadece O'dur ki bu benim en nefret ettiğim kesimdir. Karşınızdaki insan için her şeyden vazgeçiyorsanız hele ki karşı taraf bunu sizden talep ediyorsa bu ilişki kesinlikle yalancı gebelik kadar sahte, kısa süreli ve sancılı olacaktır. Düşünün ilişki biterse yapayalnızsınız ve hiçbir şeyiniz yok! Böyle bir rehavet içindeyseniz elektrolizi hemen yapmalı ve karar vermelisiniz. Zaten şunu hiç anlamıyorum eğer karşınızdaki sizi, siz de onu çok seviyorsanız birbirinizin isteklerine, beklentilerine duyarlı ve onun sevdiği her şeye karşı, siz hoşlanmıyor olsanız dahi, saygılı ve destekleyici olmanız gerekmez mi? Nedir bu karşımızdakini sürekli değiştirme çabası? Neden insanları oldukları gibi sevemiyoruz, kabullenemiyoruz? Neyse bu başka bir sorunsal; konuyu dağıtmayalım:) Hadi sevdiniz ve kabullendiniz diyelim; herkesin fedakarlık gösterebileceği veya olmazsa olmaz dediği, karşı tarafta/ilişkide olmasını istediği eksi ve artı yönleri ayrıştırabilmeyi yapabiliyor musunuz? Ya da bunun ne derece farkındasınız? Dediğim elektrolizi yaparak ama objektif bir şekilde yaparak, sorunların üstesinden gelebiliyor musunuz? Eğer tüm bunları başarabiliyorsanız ne mutlu size...Peki diyelim ki; mutlu olacağınız, istediğiniz özellikler birde tahammül edemeyeceğiniz özellikler tek bir bünyede toplanmış karşınızda duruyor, ki bu yüksek de bir olasılık. Böyle bir durumda da artının eksiyi kapatabilme veya eksinin artıya nazaran tahammül edilebilme potansiyelinin farkına varabiliyor musunuz? Bence bunlar, kişinin daima kendisine sorması gereken, düşünülmesi gereken ve cevapları ayrıntılarda gizli sihirli sorular. Ancak bu soruları cevaplayabiliyorsanız huzurlu olabilir, doğru kişiyi tanımlayabilir, bulabilir veya kaliteli bir ilişki yaşayabilirsiniz.



Sorularrr sorular.....Sorulmazlarsa hele de cevap aranmazlarsa, kafanızda tam bir savaş var demektir. O yüzden tüm soru işaretleriyle mücadele edilmeli ve etkisiz hale getirilmelidir. Özellikle sorudan soru üretmekte acayip bir yeteneğe sahip biz kadınlar için...Cevaplayın ve kurtulun! =)





           Biliyorum bunları yapmak zor hele severken, gözler toz pembe görürken daha da zor ama belki de yapamadığımız için kaliteli bir ilişki yaşayamıyor, çabuk tükenen ilişkilerle yüz yüze kalıyor ve ilişkilerimizde doyumsuzluğa yöneliyoruz. Bunu bir düşünün, süzgecinizden geçirin. Zaten düşünmeye başlamanız bile yolun yarısına gelmenizi sağlayacaktır. Bence bu sorunları, cevapları bularak aşabiliriz. İnsanın en zor cevap verdiği varlık da kendisidir. Cevapları verebiliyorsanız artık uygulayabilirsiniz de demektir. Cesaretli olun ve ne istediğinizi bilin yeter;) Sadece düşünmekten, ilişkinin elektrolizini yapmaktan kaçmayın. Benim düşüncelerim böyle...Ne dersiniz denemeye değer değil mi? Yorum sizin...;)))

18 Eylül 2011 Pazar

Hala Umut var ve olmalı...


Hepimizin hayalleri vardır…Kimisi aklına geldiği an uzaklaştırır belki de korktuğundan,kimisi de uzun uzun düşünür sanki düşündükçe gerçekleşeceğine dair bir umut besler. Umut etmek güzel şeydir, insanı besler ve yaşam enerjisini yükseltir. Bazen kaybederiz umudumuzu, yoruluruz ve beklemekten usanırız. Kimi zamansa, elimizden gelen her şeyi, belki de fazlasını yaparız. Olmayınca isyan ederiz bu kez de en azından emeğimin karşılığı nerde diye… Güçlü insanlar üzülürler ama silkelenirler eninde sonunda. Kimisi de depresyona teslim eder, altın tepside sunar kendini sanki. Aslında bazen güçlü insan olsanız bile gerçekleşebilir bu. Böyle dönemleri herkes yaşar. Önemli olan çıkış noktası bulabilmek ve tutunabilmektir tekrar. Tekrardan umut edenler ve tutunanlar ilerler. Bir şekilde sıyrılmak gerekir o kötü ruh halinden. Aslında genellikle çok güçlü bir insanımdır ben ve kafama koyduğumu eninde sonunda yaparım. Fakat umutsuzluğa da düşüyor insan. Silkelenip kalkıyorum tekrar ve ilerlemeye çalışıyorum. Son zamanlarda aksilikler silsilesi ve stresli bir bekleyiş yaşasam da ümitsizliğe karşı çaresizce teslim olmuş gibi dursam da hala içimde bir umudum var aslında. Biliyorum çok ama çok güzel şeyler olacak ancak sabretmem gerekiyor. Beklemek çok zor. Belirsizlik hele ondan da beter. Ama bu süreç bitecek biliyorum ve zamanı geldiğinde düşünüp, gülüp geçeceğim onu da biliyorum. Benim gibi hiperaktif ve tezcanlı biri için bu cidden zor. Ama gün gelecek iyi ki yaşamışım, yaşamasaydım bunların kıymetini bilemezdim, diyeceğim kendi kendime…Ve emeğimle, tırnaklarımla hayattan söküp çıkarttığım her şeyin kıymetini bileceğim daima. İyi ki Yıldız pes etmemişsin diyeceğim. İşte bunu bildiğimden bekliyorum ve sabrediyorum. Çünkü pes edecek biri değilim ben ve hakkımı da emeğimin karşılığı da söke söke alacağım bu adaletsiz hayattan…Hepimiz alacağız, sadece zamanını bilmiyoruz. Hoş, zamanını da bilseydik aldığımızın bir kıymeti kalır mıydı? Her şey çok güzel olacak biliyorum. Hala umutluyum, azimliyim ve istekliyim…Bunlar olduğu sürece de dönüşü olacak biliyorum…Batan Güneş, vakti geldiğinde nasıl doğuyorsa; ektiklerimizi de vakti geldiğinde biçeceğiz…Tıpkı Güneş gibi zamanı geldiğinde Yıldız da kendine gelicek ve bambaşka parlayacak…İnanıyorum..Siz de inanın…;)

14 Eylül 2011 Çarşamba

Gezegenler Kafayı Yerse...


Gezegenlerin bizimle alıp veremediği nedir? Hala anlayabilmiş değilim. Bazen güzel açıları ve olumlu etkileriyle bizi ihya ederken bazen de hayatımızı tam bir kaosa sürüklüyorlar. Hayır yani bide özellikle aslan burcuyla neden bu kadar uğraşıyorlar? Anlamadım gitti=) Son birkaç aydır neredeyse tüm gezegenler itina ile burcumda geri gitti veya ters açı yaptı sağolsunlar. Tam ahanda Jüpiter gelmiş,  bilmem ne evime de şu gezegen girmiş hem de ileriye gidiyormuş derken pat diye birden geri gitmeye başlamasınlar mı! Canlarım benim yapmayın ama böyle yahu insanın da bir sabrı var dimi? Hemen hemen tüm burçlar, tüm bu gökyüzü olaylarının ucundan kıyısından da olsa hele de son zamanlarda fazlasıyla nasibini aldı. Burçlara inanmayan insanlar bile göz ucuyla da olsa bakar oldu artık. Büsbütün hayatımızı etkilemelerine imkan yok tabi ki. Çünkü o kadar ince hesaplarla bulunuyorlar  ki doğduğunuz koordinatlardan tutun doğum saatinizin dakikasına kadar. Hesabı bile bu kadar güç olan bir şeyin bide hareketlerinin etkisini siz düşünün.Jüpiter geldi diye tam sevinirken hoop Mars geri gider veya Merkür ters açı yapar. Bilmem ne evinize birden hoplayıverir neye uğradığınızı şaşırırsınız. En kötüsü de herhalde Satürn’ün sert açısı veya gerilemesidir. Acımasız bir öğreticidir. Ders verir size belki ama toparlanasıya kadar akla karayı seçersiniz. Haa bide Ay’ın hareketleri vardır.Dolunay zamanı bir gerginliktir bir kararsızlıktır bütün hayatınızı kaplayıverir ve siz olanlardan habersiz üzerindeki etkiyi atmaya çalışırsınız.Gezegenler nolur rahat bırakın artık bizi! Geri gitmeyin veya sert açı yapmayın lütfen! Bu aralar herkesten o kadar çok şey duyuyorum ki yok şu geri gidiyormuş ondan böyleyiz veya bunun sert açısı işleri ters teptiriyormuş diye. Her zamanki gibi iş bizde bitiyor eyvallah ama bu gezegenler karmaşası da bizi etkiliyor bence.O yüzden tüm gezegenlere sesleniyorum nolur birazcık daha insaflı olun biz insanoğla ve düzene girin ileri geri gidip durmayın artık!:)))

Belki siz de bir Spartacus veya Zeyna'sınızdır...:)


Hayat mı üstüne gelmeli insanın yoksa insan mı üstüne gitmeli hayatın? İnsanoğlu çoğu zaman savunmada kalmayı tercih ederek sadece gelen atakları karşılamaya meyillidir ve pasif bir tutum izler. Kolaya kaçtığı için mi yoksa kolay vazgeçtiği için midir? Ya da bu, toplumumuzun her zaman gençlere empoze ettiği garanticiliğe teslim olmaktan ve risk almaya karşı yaratılan korkudan mı kaynaklanır? Belki de tüm bunlar düşünme tembellerinin bahanelerinin ya da kendini ifade etme engelleyicilerine boyun eğenlerin savunma mekanizmalarının bir parçasıdır. Kim bilir? Bu soruların yanıtlarını belirlemek imkansız olsa da insanın karakterine, yetiştirilişine ve hayat gayesine göre değişebilir. Halbuki hayatın bir parçasıyız hepimiz; evet ama onun içinde onu oluşturan “ana” öğeleriz. Peki biz olmasak hayat kavramı olur mu? Madem oluşumu bizlere bağlı olan bir kavramın içerisinde yaşıyoruz; o zaman neden biz onu zorlamayalım, neden üstüne gitmeyelim? Bizi bundan alıkoyan nedir? Gardımızı alarak ne zamana kadar savunmada bekleyebiliriz ki..Belki de o yüzden mutsuzuz,doyumsuzuz,bilinçsiziz…Pasiflik,tembellik, korkular,risk almaktan çekinen yapı ve toplumun empoze ettiği garanticilik,mahalle baskısı vs…Tüm bunlar elimizi kolumuzu bağlamaktan öteye gitmiyor.Böylelikle benliğine yabancılaşan, ne istediğini bilmeyen, amaçsız, korkak, duygularından çekinen ve onları saklamaya çalışan, kimliğinin farkındalığını yitiren,ne istediğini bilmeyen sadece yürüyen,nefes alan ama düşünmeyen,yorumlamayan ve uygulamayan, iki bacaklı varlıklardan ibaret oluyoruz.Baştan kaybeden olmak, hayal kırıklığından kaçmak istiyoruz belki ama daha savaş başlamadan mücadeleden vazgeçiyoruz.Fakat farkında değiliz ki aslında tam vazgeçtiğimiz  anda en ağır mağlubiyeti aldığımızın…Tıpkı futboldaki gibi; ataktan çok savunmaya önem veren bir takım gibi düşünün.Rakip takım, savunmayı kırabilmek için mücadele eder.Diğeriyse, risk alarak kontra atak yapıp gole çevirirse durum başka.Ama ya risk almaz daha da savunmaya odaklanırsa? Savunmayı tamamen bıraksın direkt atağa geçsin demiyorum fakat savunurken atağa çıkabilmenin yolunu da bulmaya çalışmalı. Savunmaya iyice çekilen takım direnir, pasif kalır ve atağa geçemez, ya da o riski alamaz. Fakat sıkıştıran, ezen, bunaltan ve vazgeçmeyen takım en sonunda savunmayı hataya iter ve top filelerle buluşur. Ya kazanırsınız ya kaybedersiniz. Ha tabi berabere de kalabilirsiniz fakat siz bunu karakterinize ne ölçüde yedirebilirsiniz asıl önemli nokta da budur. Ya da yerinizde saymak ve emeğinizin karşılığını alamamak ne kadar tahmin edicidir? İşte tüm soruların cevapları bizde... Dışarıda aramayın artık! Şartların tümünü yönlendiremezsiniz belki, bazen “kader” veya “hayırlısı buymuş” dersiniz. Haklısınızdır da ama en azından elinizden geleni, hatta fazlasını yaptıysanız içiniz rahattır…Asıl önemli olan da ruhunuzun huzurudur aslında…O yüzden üstüne gidin hayatın, üzerinize gelmesine izin vermeyin.Geldiğinde ve duvara çarpıp yere düştüğünüzde ise vazgeçmeyip, silkelenip tekrar oyuna dahil olabiliyorsanız o zaman işte hayatın tam da üzerine gidiyorsunuz demektir ve köşeye sıkışması an meselesidir. İşte oradan sonrası zaferdir artık ve gayenize ulaşmışsınızdır. O mutluluğun lezzeti de apayrıdır. Tadından yenmez...Sadece SABIR…AZİM…CESARET…Belki biz de bir Spartacus veya Zeyna'yızdır...Denemeden bilemeyiz;) Hepimize kolay gelsin...Hayat zor hele büyümek hiç ama hiç kolay değil...